Yargilar, önyargila ve paradigma

16.10.2007 · Kategori: Paylasilasi seyler

"....Onemli bir toplantida cep telefonuyla bagira cagira konusan bir kisi garibinize gidiyorsa, paradigmanizi degistirmeden onu degerlendirdiginiz için, belki siz yanılıyorsunuzdur.

Ornegin trende giderken, bir baba, 3 evladiyla oturup, sürekli aglayan cocuklarina hic, susun, demeden yolculuga devam ettiginde ; siz ona ne gamsiz adam,diyebilirsiniz. Ama sorsaniz, onlar hastaneden geliyorlardir ve bir saat once cocuklarin anneleri olmustur ve eve donuyorlardir.


Prof.Covey in konusmasini dinlemeye gelen annesi, arka sirada oturan 2 kisinin toplanti boyunca surekli konustuklarini gorerek, cok ofkelenmis ve oglumu kucumsuyorlar diyerek te çok uzulmus. Yemek molasinda ogluna, sunlarin kafasina cantami indiresim geliyor, demis. Oglu, anne o adam Finlandiyali, burada smultane tercume yok, mecburen tercumani yanina oturttuk,demis.

Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçagının 2 saat gecikmeli oldugunu ögrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna gecmis. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltugu oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve de yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait oldugunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemedigi halde, kutudan bir kurabiyeyi agzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim oldugunu artık anlamıstır diye düsünürken, adam bir tane daha agzına atmaz mı. Hemen kadın da bir tane daha atmıs ve bir yarisma baslamıs, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmıs, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüs ve gülerek kadına ikram etmis. O sırada, kadının uçagının alana indigi anonsu duyulmus ve islemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtıgında, ne görsün ;KENDI KURABIYE PAKETI, HIÇ AÇILMAMIS OLARAK ÇANTASINDA DURMUYOR MU ! MEGER, ADAMIN KURABIYESINI YIYORMUS.

Baskalarinin düsünce ve davranislari hakkinda hüküm verirken, elimizdeki veriler çogu zaman yeterli olmuyor.Davranislarin nedenini bilmeden çok yanlis yargilara varabiliyoruz. Covey bu örnekleri ; ayni enformasyona farkli bakis, bizim davranislarimizi belirler, diye özetliyor. Buradan yola cikarak cozemedigimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritasi) degistirmenin geregini vurguluyor. Einstein'in bir sözünü animsatiyor : "Karsilastiginiz sorunlari, o sorunlari yarattiginiz düsünce duzleminde kalarak cozemezsiniz."

Çogumuzun zaman zaman yaptigi gibi, "sorunlarin icinde kaybolmak" yerine,paradigma degistirmeyi basarip, sorunlara farkli bicimde yaklasabilenler, o sorunu asma sansini da yakaliyorlar. Zaten sorunlarimizi dostlarimizla paylasmamizin nedenlerinden biri de, farkli bir bakisin, bize farkli davranabilme kapisi aralama ihtimali degil midir ?. Cozumsuz gibi gordugunuz sorunlar konusunda paradigma degistirmenin onemi vardir.Aslinda hayatimizi, basarimizi,mutlulugumuz belirleyen bizim kendi davranislarimizdir. Basimiza gelen her seyle onlara verdigimiz tepki ve yanit arasinda genis bir hareket alani vardir......."

Stephan Covey

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Giysi tarihi

16.10.2007 · Kategori: Paylasilasi seyler

Gecenlerde can SIKIntisindan telefonumu kurcalarken cok ilginc bir sey kesfettim. Meger cep telefonumda giysi tarihi diye bir dosya varmis. Bende bu kisa ve öz  bilgileri burada paylasmayi düsündüm.

Buyrun telefonumdan bire bir aktarilmis bilgiler:

 

Ayakkabi tarihi:

Ilkbilinen ayakkabi sandalettir. Eldeki bulgulara göre, bir cok insan ciplak ayakla dolasiyor olmasina karsin ilk uygarliklarda bile kullanilmistir. MÖ 1600 yillarinda ilk olarak Mezopotamya’ daki dagcilarin makosen tipi ayakkabi giydigine inanilmaktatdir. Bu yumusak ayakkabida bir deri parcasi ayagi sarmakta ve bunu deriden yapilmis bir ip tutmaktadir. Ilk topuklu ayakkabi örnegi, eski Misir’da MÖ 1000 yillarindan kalma bir mezarda bulunmustur.

 

Kazak tarihi:

Kalin yün kazaklar, Avrupa kitasinda ilk dokunan elbisedir. Balikcilari rüzgardan, yagmurdan ve deniz suyundan korunmak icin kullaniyorlardi. Dokuma 5. yüzyilda Araplar tarafindan Avrupalilara tanitildi ancak 15. yüzyila kadar pek popüler olamadi. Dokumanin, balik agi yapma yönteminden türetildigine ve farkli bölgelerdeki balikcilari farkli dokuma düzenine sahip olduklarina inanilmaktadir. Tarihciler balikcilarin, kazaklarinin desenine bakarak birbirlerinin nereden geldiklerini anliyor olabileceklerini düsünmektedir.

 

Takim elbise tarihi:

Takim elbise, 19. yüzyilda erkekler icin en önemli giysilerden biri haline geldi. Hatta maddi durumu pek iyi olmayanlar, takim elbisenin bir sonraki kusaga birakilacak cok önemli bir varlik oldugunu kabul etmislerdir. Ic camasirlarin vücutla elbisenin temas etmemesini saglayarak takim elbiseyi temiz tutma icin 1830 yilinda kullanilmaya baslandigina inanilmaktadir. !9. yüzyilin sonunda, modayi takip eden bir erkek alti türe kadar takim elbiseye sahip olmaktaydi: üc farkli tür paltoyla kullanilan resmi takim elbiseler ve üc farkli stilde montla birlikte kullanilan daha az resmi takim elbiseler. 19. yüzyilin sonlarina dogru, bisiklete, ata binmek ve diger sporlar sirasinda kullanilmak üzere kadinlar icin takim elbiseler de popüler olmaya basladi.

 

Palto tarihi:

Paltolar cok eski zamanlardan bu yana kadin ve erkeklerin SIk kullandiklari bir giysi türüdür. Tarihte paltolarin boyutlari, renkleri, sekilleri ve kumaslari farkli olmustur. Yagmurluk paltolarin kesfi, yagmurlu havalarda kullanim acisindan cok begeni kazanmistir. Yagmurluk 19. yüzyilin sonlarinda yaratilmis bol, su gecirmez bir paltodur. 1923 yilinda Charles Macintosh, su gecirmez, lastikten yapilmis bir kumasin patentini aldi. Terziler, bu kumasin cok dikildigini düsündüler ve günlük calismalarinda kullanmayi reddettiler. Bu nedenle 1840 yilinda Charles Macintosh, ilk su gecirmez giysilerin yapildigi kendi fabrikasini acti. Giysilerde su gecirmezlik teknikleri, 1970li yillara kadar her hangi bir gelisim göstermedi.

 

Pantolon tarihi:

Bugünkü haliyle 19. yüzyilda yaratilmistir.Ancak, Eski Perslerde kadinlarin pantolon giydikleri bilinmektedir. Avrupa’da, orta cagin ilk zamanlarinda erkekler tunik giyiyorlardi ancak metal zirhlarin kullanilmaya baslanmasi bu giysilerin kullanimini zorlastirdi.Bu nedenle uzun coraplar daha sonrada simdi golf pantolon olarak adlandirdigimiz giysiler erkekler arasinda popular hale gelmeye basladi. Golf pantolon, dizin hemen altindan baglanan ve uzun coraplarin üzerine giyilen kisa pantolonlardi. 1830’lu yillarda golf pantolonlar bacaklari saran hale geldi. Ve pantolon adini almaya basladi. 1830’lardan sonar pantolon daha uzun ve bileklerde daha genis bir bicim aldi ve o günden sonra erkekler icin cok gerekli giysilerden biri durumuna geldi.

 

Gömlek tarihi:

Avrupa Rönesansinin baslangicina kadar gömlek bir ic camasir olarak kullanilmaktaydi. Itibarli bir erkegin gömlegini göstermesi Kabul edilemez bir durumdu. Ancak Rönesans döneminde omuz, gögüs ve kol altinda dantel kullanimi, beyaz ketenin saklanmasi zorlastirdi. 1530 yilinda, giysilerin dar bir bantla katlanmasiyla gömlegin boyun ve bileklerde görünmesi Kabul edilebilir duruma geldi ve moda oldu. 19. yüzyilin sonlarinda gömlegin tamamen görünmesi kabul görmeye basladi.Bu zamanlarda gömleklerin yüksek, kolali yakalari vardi. Ancak 1917’de, yakanin boyunda yarattigi basincin, giyen kisinin gözleri icin sagliksiz bir durum oldugu anlasildi ve yaka bugünkü halini aldi; yaka kravat üzerine katlandi.

 

Elbise tarihi:

1870’li yillarda, geleneksel, vücudu SIKI bir sekilde saran elbiselere alternative olarak estetik elbiseler tasarlandi. O zamanlarin sanatci ruhlu insanlari, mevcut kadin modasinin sagliksiz ve kisitlayici oldugunu düsündüler. Estetik elbiseler, genis kollu ve basit bir etekten olusan bir elbiseydi ve kadinlari kat kat kumaslarin neden oldugu agirliktan kurtarmayi amacliyordu. Ilk zamanlar pek popüler olmadiysa da estetik elbiseler “artistic” elbiseler halini aldi ve 1890’li yillarda  piyasada satilmaya baslandi. Kadinlar isyanci bir nedenden cok pratik olmalari nedeniyle bunlari satin almaya basladilar.

 

Etek tarihi:

Rönesans’la birlikte etekler giderek genisledi ve tüm Avrupa’da cemberli Ispanyol etekleri moda oldu. Cemberli etek, elbisenin altina giyiliyordu ve üzerinde cemberler vardi. Cember balina kemiginden ya da sepet sögüdünden yaplilir ve etegin icine takilarak daha genis durmasini saglardi., Ispanyol stilinde ise elbiseye bir can sekli vermesi saglanirdi. Cemberli etek, maksimum genisligine, etegin bol kisminin, davul benzeri bir görünüm aldigi 17.yüzyilda kavustu. Tarihciler, cemberli etegin bazi türlerinin 5,5 metre genisliginde olabildigini ve genis merdivenler gibi bazi mimari özellikleri etkiledigini düsünmektedirler.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Hayrettin Karaca

9.10.2007 · Kategori: Taninasi Kisiler

Hayrettin Karaca cok taktir ettigim ve cok sevdigim  insanlardan biri ve bunun sebeplerini en iyi bu röportajla aciklayabilirim ancak...

Param var ama tüketmeye hakkım yok
Hülya Ünlü'nün Hayrettin Karaca ile röportajı...
(www.aksam.com.tr, 15.01.2006)

Kırmızı süveteri delik deşik olmasına rağmen hala üzerinde, ayakkabısı yamalı. Sökük paltosunu, pantolonunu, yakalarını ters yüz ettiği gömleklerini yıllardır kullanıyor. 10 yıldır hiçbir şey almamış üzerine. Karaca markasının ve TEMA Vakfı'nın kurucusu Hayrettin Karaca 'Param var ama tüketmeye hakkım yok' diyerek 'Al, tüket ve yok et' diyen tüketim toplumuna açtığı savaşla gurur duyuyor.

Dünyada tüm insanları doyuracak kadar yiyecek olduğunu ama gözü aç olanları doyuracak hiçbir şeyin olmadığını söyleyen Karaca, Türkiye'de bir zamanlar fakirleri aç bırakmayan kültürün nasıl yok olduğunu hüzünlenerek anlattı. Televole kültürünün karşısında birtakım değerlerin yok olduğunu söyleyen Karaca, çocukluk günlerinin 'komşuyu aç bırakmayan' kültürünün yeniden dirilmesiyle, açlıkla savaşılabileceğini söyledi. 'Dünya ikiye bölünmüş artık. Gözü açlar ve karnı açlar. İşte o gözü açları doyurmayacağız. Bunların farkına küçükken vardım. Dilim, kültürüm gidiyor. Bağımsız bir Türkiye değiliz artık. En büyük acımız geri getiremediğimiz o kültürümüzdür' diyen Karaca şöyle konuştu: 'Ben bir kasaba çocuğuyum. Varlıklı bir ailenin çocuğuydum. Ama herkes eşit şartlarda oynardı sokakta. Bütün çocuklar gibi ben de yalınayak oynardım. Akşam olduğu zaman annem seslenirdi, avucuma bir kap sıcak yemek koyarlardı. Kulağıma eğilip, 'Komşu anneye götür' derdi. Etrafımızda bizi duyacak kimse yoktu ama bu bana verilen 'Aman kimse görmesin Hayrettin' mesajıydı. Komşu annenin yağını, odununu kim alır, kimse bilmezdi. Paylaşma düzeni vardı, o kültürdü. Savaştan çıkmış bir Türkiye'de fakirim çoktu ama açım yoktu. Oradan aldım bu kültürü. Kaybolan budur, giden budur. Ama Anadolu'yu gezerken görüyorum ki, bu değerleri hala yaşatanlar var.'

Tüketim toplumunun rezalet hale geldiğini savunan Karaca, 'Akmerkez'in önünden geçmeye utanıyorum, nedir bu ışıklar, bu rezalet. Yılbaşı demek al, tüket, yok et, yaşamı mahvet demek. O yüzden bu yırtık kazağı gururla taşıyorum üzerimde. Global ekonomi insanları kullanıyor. Ama bakın beni kullanamıyor, çünkü izin vermiyorum. Çok da mutluyum. Bunu elimden hiçbir güç alamaz. İnanç her şeyi halleder' dedi.

'Açlıktan ölen her çocuğun katilleri vardır' diyen Karaca, ihtiyacından çok tüketerek sınıf atlamaya çalışanları suçladı. Karaca, 'Bugünkü tüketim iki katına çıktığı gün, belki dünyada yaşam olmayacak. En büyük tehlike gıdada. Bir Amerikalı çocuk doğduğunda 30 çocuğa eşdeğerde dünya nimetlerini alıp götürüyor' diyerek dünyanın düştüğü durumu gözler önüne serdi.

Cep telefonu kullanmadığını, 5 yıldır TV izlemediğini belirten Karaca şöyle devam etti: 'Okumakla mükellefim. Olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var. Malını mülkünü verirsin orada biter borcun. Mesela Yalova'daki botanik bahçemi vakıf yaptım ama borcum bitmedi topluma. Şimdi borcumu bilgi sahibi olarak ve bunu aktararak ödüyorum. Okumak ibadettir, okumamak Cumhuriyet'e ihanettir.'

Oğlunu, eşini ve annesini kaybeden Hayrettin Karaca, 'Acılar karşısında isyan ederek hiçbir şey kazanamazsınız, elde olan bir şey değil çünkü bu. Ben acıyı da mutluluğu da kabulleniyorum. Ama acılar hafızadan hiç çıkmaz' dedi.

DÜNYANIN durumunu değerlendiren Karaca şu yorumlarda bulunuyor:

'Birleşmiş Milletler 2004 Kalkınma Raporu'na göre; Afrika'da 323 milyon insan günde 1 dolardan az bir gelirle geçimini sağlıyor. Temiz su kaynağından mahrum 273 milyon kişi bulunmakta.

İlkokul çağında okula gidemeyen 44 milyon çocuk var. Yetersiz beslenmeden kaynaklanan ölüm riski altında yaşayan Afrikalıların sayısı 185 milyon. Her yıl beş yaşının altında ortalama beş milyon çocuk ölüyor. Zengin ülkeler yıllık gelirlerinden yüzde 0.7'sini kurtarma amaçlı projelere yönlendirseler bu sorunların hepsi ortadan kalkabilir.'

Bir alyans için 3 ton zehirli atık

  • TEMA Vakfı Yayınları'ndan çıkan 'Dünyanın Durumu 2004' raporlarını yorumlayan Karaca şu tespitleri aktarıyor:

  • Dünyada makyaj malzemesi için yapılan harcama 18 milyar dolar. Dünyadaki tüm kadınların üreme sağlığı ve bakımı için gerekli para 12 milyar dolar.

  • Avrupa ve ABD'de evde beslenen hayvanların mamasına harcanan para 17 milyar dolar. Dünyada açlığın ve yetersiz beslenmenin sona erdirilmesi için gerekli para

    19 milyar dolar.

  • Parfüme harcanan para 15 milyar dolar. Evrensel okur yazarlığın sağlanması için gereken yıllık ek yatırım

    5 milyar dolar.

  • Deniz seyahatlerine harcanan para 14 milyar dolar. Dünyada herkese temiz içme suyu sağlaması için gerekli miktar 10 milyar dolar.

  • Avrupa'da dondurmaya harcanan para 11 milyar dolar. Her çocuğun aşılanması için gerekli miktar 1.3 milyar dolar.

  • Satışa hazır 1 ton altın elde etmek için 300 bin ton atık üretilir. Başka bir deyişle altın bir alyans için ortaya çıkan atık miktarı 3 tondur. Bu atıkların çoğu siyanür ve kimyasal maddeler içerir.


    'Benim de vardı 40 tane kravatım. O zaman 30 yaşındaydım. Ben de tükettim, ama bilerek yapmadım bunu' diyen Karaca, 'Artık farkına vardım bunun. Ne zamandır alışveriş yapmadığımı hatırlamıyorum, kendime sadece kitap alıyorum. Nedir benim ihtiyacım; doymam, sağlığım, barınmam, kuşanmam; bunun dışında hiçbir şey tüketmeye hakkım yok. Gömleklerim var yakası çevrilmiştir, ayakkabılarıma bakarsanız altı yamalıdır. Dokuz senedir bu pantolonu giyerim, paltom yırtıktır. Param var ama tüketmeye hakkım yok. Bunu herkes yapabilir. 'Bir' çok güçlüdür. Atatürk bir kişiydi. Her şey bir ile başlar. Bir yoksa iki olmaz. Ben de yakınlarıma örnek olmaya çalışıyorum' diyor.
  • Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

    Yas günüm

    8.10.2007 · Kategori: Icimden gelenler

    Eger büyük bir aci yasadiysaniz eminim sizde fark etmissinizdir ki, aci tuhaf bir sekilde insanlari sizden uzaklastirir. Bulasici bir hastaliga yakalanmiscasina insanlar elini ayagini ceker birden. Duyarsiz ve kayitsiz olduklari icin degil, acinin karsisinda aciz kaldiklari icindir bu tavir. Cevrenizde her bir agizdan tek bir cümle cikar: Zaman herseyin ilacidir; gecer. Bunu söylmekle herkes üzerine düsen görevi yapmistir, ve geri cekilebilir artik. Siz ama kalirsiniz yikintilarin arasinda tek basiniza ve kulaklarinizda
    yankilanan o umut dolu cümle. Aradan yillar gecer, her sey normal akisina döner, insanlar tekrar bir bir ortaya cikar ama hic birsey eskisi gibi degildir. En basta siz eskisi gibi degilsinizdir. Büyük bir depremin ardindan arta kalan yikik, harabe bir kent gibidir yüreginiz. Yillarda gecse, kent yenilenmis gibi görünse bile yine depremin izlerini tasir her bir yerinde. Yüreginde deprem yasamis bir insan asla eskisi gibi olamaz, buna ne tecrübe, ne yasam ne de zaman ilac olabilir. Ben yüregimde depremi 12.08.1999 da yasadim ve hala arci depremlerini hissediyorum. En basinda idrak bile edemedigim, kabul etmek istemedigim gercek simdi istemedigim kadar yakin. Özlem zaman gectikce artiyormus meger. Özlemle birlikte acida. Yani diyecegim o ki arkadaslar, yüreginde deprem yasamis ve ya yasayan birine asla zamanla gecer demeyin. Zaman hafizanisi köreltebilir ama yüreginizi asla.

    12.09.2007

    Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

    Neden blog, neden abesiyat, neden umumi

    8.10.2007 · Kategori: _Abesiyatta neymis_

    Bir kac gün evvel blogcu arkadaslardan biri Abesiyat ne anlama geliyor diyor lugata bakmis.

    Gerci ben her yerde faydasiz, bos seyler diye yaziyorum ama Abesiyatin bu manaya geldigini yazmamis oldugumu fark ettim.

    Ama neden blogumun adina Abesiyat koydugumu anlatmadan önce blog kurma fikri nasil olustu onu aciklamak istiyorum.

    Benim Tinnitus diye adlandirilan bir rahatsizligim var, Türkiye’ de bilinen bir rahatsizlik midir bilmiyorum ama bilmeyenler icin ciddi bir rahatsiz oldugunu söyleyebilirim en azindan.

    Bu aslinda halk dilinde kulak cinlamasi dedigimiz hadise.

    Hani kulagim cinliyor, biri beni aniyor derler ya, öyle bir sey sadece beni sürekli birileri anmiyor tabi ama bu kulak cinlamasi bende sürekli mevcut.

    Ilk baslarda, yani yaklasik 10 yil evvel, bende basit bir kulak cinlamasidir gecer dedim ama gecmedi maalesef..

    Ve ben bu cinlamanin gecmedigini anladigimda ise, is isten gecmisti.

    Yani doktorlarin deyimiyle kronik bir hal almis ve tedavisi yokmus.

    Böylelikle daha önce adini bile duymadigim bir rahatsizligim oldugunu anlamis oldum.

    Neyin nesiymis, devasi yokmuymus diye kendim arastirmaya basladigimda ayni dertten milyonlarca insan mustarip oldugunu ögrendim.

    Ve daha da kötüsü bazilari bu rahatsizliktan dolayi normal yasamlarini sürdüremez ve tüm sosyal aktivitelerinden el ayak keser olmuslar.

    Ilk baslarda bende bocaladim. Özellikle ders calisirken insanin kulaginda sürekli bir cinlama sesi olmasi cok sinir bozucu bir durum ve hal böyle olunca bende  kitap okuyamaz ve derslerimi aksatir oldum.

    Sonra araya baska sorunlarda girdi ve ben dersleri aksatmak degil üniyi birakmak zorunda kaldim, ama bunu baska bir zaman anlatirim yoksa bu blog acma olayini anlatayim derken roman yazacagim neredeyse.

    Her neyse baktim bu böyle olmayacak, madem bunun bir caresi yok bende kendi kendime bu rahatsizlikla bas etmek icin yöntem buldum.

    Bu sese kulak verip sinir olmaktansa kendimi luzumlu luzumsuz seyler düsünmeye yönlendirdim. O gün bugündür, sirf kulagimdaki sese konsantre olmamak icin  kafami sürekli bir seylerle mesgul ediyorum. Bu yöntemi uyguladigimdan beri kitap bile okuyabiliyorum. Bu ne kadar büyük bir mutluluk anlamatam size. Birde Üniversitemi de bitirdim bu arada, buda benim icin büyük bir basariydi. Yani aslinda Tinnitusum hala var ama artik kabullenmeyi ve bunu büyük bir sorun yapmayi ögrendim.

    Simdi uzun lafin kisasi cok düsünüyorum dedim ya, iste blog yapma fikride burdan dogdu.

    Kafamda dolasan bin bir cesit düsünceyi bir sekilde bir yerlere aktarmam gerekiyordu.

    Uzun bir süre forumlarda yaptim bunu. Bir o forum, bir bu forum derken bir sürü forumda yazmaya basladim ve bir zaman sonra tüm bunlari dayatma kurallarin olmadigi, daha kisisel seyler yazabilcegim ve sadece bana ait bir yerde yapmaya karar verdim ve böylelikle sonunda bende bir blog sahibi oldum.

     

    Ama simdi bir blog kurma olayini bu kadar uzun uzun anlatinca diger konulara baska bir zaman gecmeye karar verdim, yani to be continued…

     

    Hatta ve dostca kalin ;)

    Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!

    « Önceki :: Sonraki »