Hayrettin Karaca
9.10.2007 · Kategori: Taninasi Kisiler
Param var ama tüketmeye hakkım yok
Hülya Ünlü'nün Hayrettin Karaca ile röportajı...(www.aksam.com.tr, 15.01.2006)
Kırmızı süveteri delik deşik olmasına rağmen hala üzerinde, ayakkabısı yamalı. Sökük paltosunu, pantolonunu, yakalarını ters yüz ettiği gömleklerini yıllardır kullanıyor. 10 yıldır hiçbir şey almamış üzerine. Karaca markasının ve TEMA Vakfı'nın kurucusu Hayrettin Karaca 'Param var ama tüketmeye hakkım yok' diyerek 'Al, tüket ve yok et' diyen tüketim toplumuna açtığı savaşla gurur duyuyor.
Dünyada tüm insanları doyuracak kadar yiyecek olduğunu ama gözü aç olanları doyuracak hiçbir şeyin olmadığını söyleyen Karaca, Türkiye'de bir zamanlar fakirleri aç bırakmayan kültürün nasıl yok olduğunu hüzünlenerek anlattı. Televole kültürünün karşısında birtakım değerlerin yok olduğunu söyleyen Karaca, çocukluk günlerinin 'komşuyu aç bırakmayan' kültürünün yeniden dirilmesiyle, açlıkla savaşılabileceğini söyledi. 'Dünya ikiye bölünmüş artık. Gözü açlar ve karnı açlar. İşte o gözü açları doyurmayacağız. Bunların farkına küçükken vardım. Dilim, kültürüm gidiyor. Bağımsız bir Türkiye değiliz artık. En büyük acımız geri getiremediğimiz o kültürümüzdür' diyen Karaca şöyle konuştu: 'Ben bir kasaba çocuğuyum. Varlıklı bir ailenin çocuğuydum. Ama herkes eşit şartlarda oynardı sokakta. Bütün çocuklar gibi ben de yalınayak oynardım. Akşam olduğu zaman annem seslenirdi, avucuma bir kap sıcak yemek koyarlardı. Kulağıma eğilip, 'Komşu anneye götür' derdi. Etrafımızda bizi duyacak kimse yoktu ama bu bana verilen 'Aman kimse görmesin Hayrettin' mesajıydı. Komşu annenin yağını, odununu kim alır, kimse bilmezdi. Paylaşma düzeni vardı, o kültürdü. Savaştan çıkmış bir Türkiye'de fakirim çoktu ama açım yoktu. Oradan aldım bu kültürü. Kaybolan budur, giden budur. Ama Anadolu'yu gezerken görüyorum ki, bu değerleri hala yaşatanlar var.'
Tüketim toplumunun rezalet hale geldiğini savunan Karaca, 'Akmerkez'in önünden geçmeye utanıyorum, nedir bu ışıklar, bu rezalet. Yılbaşı demek al, tüket, yok et, yaşamı mahvet demek. O yüzden bu yırtık kazağı gururla taşıyorum üzerimde. Global ekonomi insanları kullanıyor. Ama bakın beni kullanamıyor, çünkü izin vermiyorum. Çok da mutluyum. Bunu elimden hiçbir güç alamaz. İnanç her şeyi halleder' dedi.
'Açlıktan ölen her çocuğun katilleri vardır' diyen Karaca, ihtiyacından çok tüketerek sınıf atlamaya çalışanları suçladı. Karaca, 'Bugünkü tüketim iki katına çıktığı gün, belki dünyada yaşam olmayacak. En büyük tehlike gıdada. Bir Amerikalı çocuk doğduğunda 30 çocuğa eşdeğerde dünya nimetlerini alıp götürüyor' diyerek dünyanın düştüğü durumu gözler önüne serdi.
Cep telefonu kullanmadığını, 5 yıldır TV izlemediğini belirten Karaca şöyle devam etti: 'Okumakla mükellefim. Olanın olmayana, bilenin bilmeyene borcu var. Malını mülkünü verirsin orada biter borcun. Mesela Yalova'daki botanik bahçemi vakıf yaptım ama borcum bitmedi topluma. Şimdi borcumu bilgi sahibi olarak ve bunu aktararak ödüyorum. Okumak ibadettir, okumamak Cumhuriyet'e ihanettir.'
Oğlunu, eşini ve annesini kaybeden Hayrettin Karaca, 'Acılar karşısında isyan ederek hiçbir şey kazanamazsınız, elde olan bir şey değil çünkü bu. Ben acıyı da mutluluğu da kabulleniyorum. Ama acılar hafızadan hiç çıkmaz' dedi.
DÜNYANIN durumunu değerlendiren Karaca şu yorumlarda bulunuyor:
'Birleşmiş Milletler 2004 Kalkınma Raporu'na göre; Afrika'da 323 milyon insan günde 1 dolardan az bir gelirle geçimini sağlıyor. Temiz su kaynağından mahrum 273 milyon kişi bulunmakta.
İlkokul çağında okula gidemeyen 44 milyon çocuk var. Yetersiz beslenmeden kaynaklanan ölüm riski altında yaşayan Afrikalıların sayısı 185 milyon. Her yıl beş yaşının altında ortalama beş milyon çocuk ölüyor. Zengin ülkeler yıllık gelirlerinden yüzde 0.7'sini kurtarma amaçlı projelere yönlendirseler bu sorunların hepsi ortadan kalkabilir.'
Bir alyans için 3 ton zehirli atık
19 milyar dolar.
5 milyar dolar.
'Benim de vardı 40 tane kravatım. O zaman 30 yaşındaydım. Ben de tükettim, ama bilerek yapmadım bunu' diyen Karaca, 'Artık farkına vardım bunun. Ne zamandır alışveriş yapmadığımı hatırlamıyorum, kendime sadece kitap alıyorum. Nedir benim ihtiyacım; doymam, sağlığım, barınmam, kuşanmam; bunun dışında hiçbir şey tüketmeye hakkım yok. Gömleklerim var yakası çevrilmiştir, ayakkabılarıma bakarsanız altı yamalıdır. Dokuz senedir bu pantolonu giyerim, paltom yırtıktır. Param var ama tüketmeye hakkım yok. Bunu herkes yapabilir. 'Bir' çok güçlüdür. Atatürk bir kişiydi. Her şey bir ile başlar. Bir yoksa iki olmaz. Ben de yakınlarıma örnek olmaya çalışıyorum' diyor.
Orhan Veli Kanık
1.10.2007 · Kategori: Taninasi Kisiler
Orhan Veli 13 Nisan 1914 günü İstanbul 'da doğdu. Babası orkestra şefi Mehmet Veli , annesi Fatma Nigar Hanım'dır. Adnan Veli (mizah yazarı) ve Füruzan Yolyapan isimli iki kardeşi vardır.
Çocukluğu İstanbul'un Cihangir ve Beykoz semtlerinde geçti. İlkokulu Galatasaray Lisesi'nde yatılı olarak okudu. Babasının Cumhurbaşkanlığı Bando Şefi olması üzerine dördüncü sınıfta iken ailesi İstanbul'dan ayrılınca Ankara Gazi Okulu'na geçti ve ertesi sene Ankara Erkek Lisesi'ne başladı. İlkokul öğretmeni Sedat Bey, onun edebiyata olan ilgisini fark etti ve ona yol gösteren kişi oldu. O yıllarda bir hikayesi “Çocuk Dünyası” adlı dergide basılır. Orhan Veli, ortaokul yıllarında Oktay Rıfat ve Melih Cevdet ile tanışti.
Bu iki arkadaşıyla birlikte lise yıllarında hazırladığı Sesimiz dergisinde ilk yazılarını yayımladı.
1932 yılında Ankara Gazi Lisesi’nden mezun oldu. Lise hayatının bitimiyle Ankara’dan ayrılan Orhan Veli, İstanbul’da Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi. Üniversite yıllarında sosyal bir genç olan Orhan Veli, fakültede öğrenci grubu başkanlığına seçildi. Felsefe bölümü öğrenciliğinin yanında, bir yandan da Galatasaray Lisesi’nde öğretmen yardımcılığı yapmaktaydi. Üç yıl felsefe eğitimi aldıktan sonra, henüz fakülteyi bitirmeden Ankara’ya döndü ve 1936’da PTT Genel Müdürlüğü’ndeki memurluk görevine başladi.
Bu arada kisiligini de belli eden ilk şiirlerini 1936 yılı Aralık ayında Varlık Dergisi'nde Mehmet Ali Sel adı ile yayınladı. 1941’de lise arkadaşları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte Garip adlı şiir kitabını çıkartarak Garip Şiir Akımının öncülerinden oldu.
Şiiri bir takım kalıp ve klişelerden, şairanelikten, yıpranmış benzetmelerden kurtararak, daha kısa daha basit bir şekle soktu; yalın bir halk dili kullandı, olaganüstü mizah aynlayışı ve yergi gündelik yaşantılar üzerine yazdı ve sağlığında da çok sevilen ve kendinden bahsettiren şair oldu.
Mehmet Ali Aybar’ın yayımladığı Hür ve Zincirli Hürriyet gazetelerinde eleştiriler, kültür ve sanat üzerine yazılar yazdı. La Fontaine’in masallarını şiirsel bir dille Türkçeleştirdi. Nasrettin Hoca öykülerini de şiire dönüştürdü.
1 Ocak 1949 tarihinden itibaren on beş günde bir yayımlanan Yaprak dergisini çıkarmaya başladı. 28 sayıyı tamamen kendi çabası ile çıkardı. 15 Haziran 1950'ye kadar yayımlanan bu dergiyi parasal güçlükler nedeniyle yayımlayamaz olunca Ankara'dan ayrılıp, İstanbul'a döndü.
Ask siirleri bir bakima sevgiliye bir itiraf ve bu siir en samimi itiraf bence...
Özdemir Asaf
23.9.2007 · Kategori: Taninasi Kisiler
11 Haziran 1923'te Ankara'da doğdu.28 Ocak 1981'de İstanbul'da öldü. Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi'nde yaptı.1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi'nde, önce Hukuk Fakültesi'ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü'ne devam ettiyse de 1947'de yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. Bir süre sigorta prodüktörlüğü yaptı. 'Zaman' ve 'Tanin' gazetelerinde çevirmen olarak çalıştı. İlk yazısı 1939'da 'Servetifünun-Uyanış' dergisinde çıktı.1951'de Sanat Basımevi'ni kurarak matbaacılık yaşamına girdi. Kendi şiir kitaplarını bastı.1955'te Yuvarlak Masa Yayınları'nı kurdu.
İkilikler ve dörtlüklerden oluşan ilk şiirlerinde yoğun bir söyleyiş özelliği göze çarpar. İnsan toplum ilişkilerine yönelik temaları konu edinerek düşündürücü bir şiir evreni kurmuştur. Duygu ve düşünce yoğunluğuyla birlikte, alay ve taşlama şiirine egemen olan öğelerdir. İnsan ilişkilerinin toplumsal ve bireysel yanlarını sen ben ikileminde vermiştir. Çok kullandığı sevgi, ayrılık, ölüm temaları, son dönem şiirlerinde giderek yerini kaçış ve umutsuzluğun tedirginliğine bırakmıştır.
Şiirin bir görüşü yansıtması, bir iletisinin olması düşüncesinden yola çıkmıştır. Yuvarlağın Köşeleri kitabında şiirin ve yazarın işlevi konusundaki görüşlerini dile getirmiştir. Batı şiiri ve geleneksel Türk şiirinden yararlanarak verdiği bileşim sanatını zenginleştirip geliştirmiştir.
Özdemir Asaf'i sevmemin en önemli sebeplerinden biri isledigi temalari bu kadar kisa ve bir o kadar net anlatan bir baska sairin olmamasi. Alayci uslubu ve carpici gözlemleri onu ayricalikli kiliyor benim icin.
Elif Safak ile hayatina dair...
19.9.2007 · Kategori: Taninasi Kisiler
Röportaj: Ayşe Arman/Hürriyet
Tekne kitabımdı: "Baba ve Piç." Elif Şafak. Son zamanlarda okuduğum en baba kitaptı. Bir Ermeni ve Türk ailenin iç içe geçmiş öykülerini anlatıyordu. Beni derinden sarstı. Hiç bitmesin istedim. Yaşamımı bir müddet
daha o karakterlerle sürdürmek istedim. Hatırlar mısınız, Muson Düğünü diye bir film vardı, bir Hintli ailedeki geleneği, göreneği ve değişimi son derece içeriden, samimi ve dürüst anlatıyordu. Acayip yaşayan bir filmdi.
Baba ve Piç’i okurken de öyle hissetim. Size de fena halde tavsiye ederim. Karşı karşıya geldiğimizde.... Sürpriz! Kadın, 7 aylık hamile. Aman Tanrım! Bana telefonda söylememiş. Ben kimim ki, hiç kimseye söylememiş! Annesi bile ancak 4 aylık olunca öğrenebilmiş. Kişiliği öyle, ketum. Şamatadan, abartılı duygulardan hoşlanmıyor.
Ve pek çok şeyi kendi içinde yaşamayı tercih ediyor. Yabani bir tarafı var. Ama onda aykırı durmuyor, içselleştirmiş, sahiplenmiş. Yani insanları küçümsemek ya da dışlamak için yabani değil, sadece öyle olduğu için, karakterinde öyle bir özellik olduğu için yabani. Ve bu nasıl bir tesadüfse röportaj için buluşmadan önce, doğum fotoğrafçısı arkadaşım Şengül Pallı’yı aradım: "Senin yakınına geliyoruz, gerekirse stüdyonu kullanabilir miyiz?" "Deli misin, tabii" dedi, "Buraya hep hamileler gelecek diye bir şey yok." Varmış! Bu röportajı Elif Şafak’la orada yaptık. Kimselere benzemeyen bir kadın. Şahane bir anne olacağına da eminim...
Sizinki nasıl bir çocukluktu?
- Hüzünlü ve yalnız. Strasbourg’da doğuyorum, babam orada felsefe doktorası yapıyor. Ben doğduktan kısa bir süre sonra da, annem ve babam ayrılıyor. Ben babasız büyüyorum.
Hiç mi tanımadınız babanızı?
- Hayır. Birbirimizi tanıyacak kadar birlikte olmadık...
Anneniz?
- Feminist, mücadeleci bir kadın. 1970’lerin Ankara’sı. Üniversiteyi yarım bırakıyor. Aşk için babamın peşinden gidiyor. Evlilikleri kısa sürüyor. Sonra dönüyor, üniversiteyi tamamlıyor. Benim o çok erken dönemlerimde anneannem baktı bana. O yüzden de farklı inançlar, büyüler, folk İslam gibi şeylerin etkisi vardır yetişmemde. O dünyayı bilirim, severim...
Nelere kadirdi anneanne?
- Ooooo pek çok şeye. Bugün şöyle açıklıyorum bu durumu: Başka açılardan kudretsiz olan kadınların, irrasyonel büyü dünyası aracılığıyla kazandıkları bir kudret var. Orası onların özerk alanları, o alanda özgürler. Kimse onlara ilişmiyor. Tabii her kadın bunu yapamıyor, el almak gerekiyor. Benim anneannem de öyle bir kadındı...
Tarikat filan da var mı?
- Yok hayır. Mesela siğilleri filan iyi ederdi. Siğili olan bizim eve gelirdi. Kapıda kuyruklar oluşurdu. Gül dikenlerini okur, kırmızı bir elmaya saplardı. Ve o siğillerin hepsi birer birer geçerdi. Ben bunlara tanık olarak büyüdüm. Kahve falları filan. 11 yaşıma kadar, kadınların ağırlıklı olduğu böyle bir ortamda büyüdüm.
Kadınlar derken, anneniz ve anneannenizi kastediyorsunuz değil mi?
- Hayır. 10 yaşıma kadar bende anneden ziyade anneanne ve onun etrafını saran kadınların izi var. Zaten anneme bir süre "Abla" demişim. Çünkü benim tanıdığım anneler, yemek yapan, birilerine komşuluğa giden, un kurabiyeleri pişiren kadınlardı. Annemse çalışmak zorundaydı. Bütün gün dışarıda. Yemek pişirmeyi filan bilmezdi. Derken Dışişleri Bakanlığı’nda idari ataşe oldu. Ve hayatımda bambaşka bir dönem açıldı: Artık diplomat bir annenin kızıydım. Ana-kız Madrid’e gittik 1980’li yıllarda.
Daha 30’larında dul bir kadın olarak bir çocukla bu kadar hengamenin altından kalktığına göre, annenizin kendine güveni müthiş olmalı, öyle mi?
- Öyledir, ama aynı zamanda çok da yıprandı. Çünkü Dışişleri Bakanlığı dışı cilalı, ama içi çok ataerkil bir yerdi. En az baskı orada zannedersin, geleneksel yapıdan uzak olduğunu düşünürsün, Türkiye’nin Batı’ya açılan penceresi dersin, ama öyle değil işte. Annemin verdiği mücadeleye bakınca, bu toplumun dul kadınları nasıl ezdiğini gördüm. Sadece erkeklere ve sisteme karşı değil, diğer evli kadınlara karşı da mücadele vermek zorunda kaldı annem. Çünkü bir kadının mutsuz evliliğini bitirmesinden en çok rahatsız olanlar etraftaki diğer mutsuz evli kadınlar. En çok onlar köstekliyor, en çok onlar yargılıyor. O yüzden annemi sadece sevmiyorum, çok da saygı duyuyorum Şafak Hanıma. Zaten babamın soy ismi yerine, annemin ismini kendime soyadı olarak seçtim.
Bunca zaman yurt dışında yaşadınız, annenizle İspanya, Ürdün, Almanya, gezdiniz durdunuz, size ne kaldı?
- Daimi bir göçebelik hissi... Bir de ne kaldı biliyor musunuz? Yurt dışında insanlar, taşıdıkları milli kimlikle özdeşleştirilir. Ben bunları çok sorguladım. Madrid’de bir İngiliz okuluna gittim, tek Türk bendim. "Turc" ya da "Turca" diye anılırdım. Bir şey oluyor mesela, Opera şarkısı Eurovision’da 0 puan mı alıyor, yandın, 2 gün okula gidemiyorsun, gidersen alay konusu olacaksın. Birey değil de, milli bir kimliğin parçası oluyorsun. Yurt dışına çıkan Türkler, bu yüzden daha milliyetçi ve daha tutucudur. Bir de şunu öğreniyorsun: "Milletler hiyerarşisi" diye bir şey var, her milletin hiyerarşik bir konumu var. O zamanlar Türk olmak iyi bir şey değildi. Ben ve Hintli arkadaşım Kiran, milletler hiyerarşisinin alt sınırlarında yer alıyorduk.
Ama kişiliğinizle, arayı kapatıyordunuz değil mi?
- Valla, çok fırlama bir çocuk değildim ben. Olsam kapatırdım belki. Kırardım bütün tabuları. Ama fırlama olmamam, kendi kozama çekilmeme sebep oldu. Kitaplara döndüm, yazıyordum, hikayeler uyduruyordum. O dünyayı yeğlemeye başladım. Benim sosyalleşmem biraz arızalı. Düzenli bir aile ortamında büyüyen çocuklar daha sağlıklı sosyalleşiyor. Ben onlardan olamadım. Onlara kadın olmak öğretiliyor. Kaşlarını nasıl alacaklarına kadar onlarca ayrıntı... Bunun içine doğuyorsun. Sana "doğal" geliyor ve benimsiyor, yapıyorsun. Oysa ben, hayat karşısında hep gözlemci durumundaydım. Suskun ve seyreden çocuk. İçine kapanık. Eksik sosyalleşmiş. Benim mesela Türkiye’de ayak uyduramadığım bir kadınlık kültürü var, bazen hayretle, bazen gıptayla bakıyorum. Büyük bir rahatlıkla birbirlerine pek çok şeyi anlatabiliyor kadınlar. Oysa, bende mahremiyet derdi var. Bir perde olsun, mümkünse birkaç perde. Zırhsız olmak ne demek, bilmiyorum.
Hayatınızın hangi dönemini mutlu hatırlıyorsunuz?
- Benim çok taşkın mutluluklarım yok. Hayatı hep "şimdiki zaman" olarak yaşadım. Geçmişle şu anı tutan hiçbir şey yoktu. Tek zamkım, yazı oldu. Hangi ülkeye gidersem gideyim, sadece onu beraberimde götürebiliyordum. Sadece o bana süreklilik duygusu veriyordu. Köksüzlük, göçebelik bunlardı beni tanımlayan şeyler...
Planlı bir bebek mi?
- Değil. Tamamen sürpriz bir bebek. Ben çocuk istemiyordum. Hatta büyük laflar ediyordum: "Benden iyi anne olmaz. İyi üvey anne olur!" Hakikaten de, bir başkasının çocuğuyla daha iyi anlaşabileceğimi düşünüyordum. Kategorik olarak çocuk seven biri değilim. Hani her çocuğu seven yumoş yumoş tipler vardır ya, onlardan hiç olmadım...
Yani Tanrı işinize karışmasaydı, sizin amacınız, hayatı çocuksuz tamamlamaktı?
- Ben evlat edinmek istiyordum. Bir de hamile kalamayacağıma neredeyse yüz 100 emindim.
Neden?
- Hormonal sorunlarım vardı.
Ne zaman başladı bu sorunlar?
- Bunu anlatabileceğimden emin değilim... Ama size sürreel bir hikaye anlatayım: Boston’daki üniversitenin kampüsünde kocaman bir ağaç vardı. Kalın gövdeli şahane bir ağaç. Ben ona "beyin ağacı" diyordum çünkü tam orta yerinde beyine benzeyen bir kabartısı vardı. Her gün beyin ağacımı tavaf ediyor, ona dokunuyor ve şöyle diyordum: "Bana yardım et. Beyin olayım, beden olmayayım!" Kadınlığımı öldürmeyi istemek gibi bir şey bu. Ya da kadınlığımı cezalandırma isteği ve ihtiyacı diyelim. Derken... Beyin ağacım dileğimi duydu galiba, ben reglden kesildim. Bir buçuk yıl regl olmadım. Doktorum, "Allah Allah, fizyolojik bir sorununuz yok ama sanki beyniniz bedeninize komut vermiş, bütün hormonal fonksiyonlarınız durmuş" diyordu.
Haliyle bu durumda aklınıza gelen son şey hamile kalabileceğiniz oldu...
- Evet. Çünkü fizyolojik olarak mümkün değil zannediyordum. Ya da böyle zannetmek istedim belki de. Dolayısıyla hamileliğe hazır değildim. Şaşırmakla kalmadım, paniğe kapıldım.
Neden?
- Ruhen ve bedenen hiç hazır değildim. Gidemeyeceğim, yazamayacağım, hareket edemeyeceğim korkusu başladı... Çünkü bana söylenebilecek en kötü şeyi söylemişti doktor, "bebeğin sağlığı için hareket etme"... Emindim, bundan sonra, bir daha hiç yazı yazamayacağım. Hareketim engellendi. Ben artık beyin değilim, bedenim. Oysa beyin olmaya o kadar alışmıştım ki. Fakat sonra bir dönüşüm oldu bende. Bu bebek beni dönüştürdü, olgunlaştırdı, sakinleştirdi. Daha huzurlu ve daha olumlu oldum. Sevdim hamileliği. Ama sevmeyi öğrenmem zaman aldı...
Eşiniz?
- O çok sevindi ve her aşamasını destekledi.. Zaten o bana göre hayatla çok daha uyumlu bir insan. Kozmosla uyumlu. Ben, belli bir dengeyi bulabilmemi, aslında biraz da ona çok borçluyum. Çünkü benim uçlar arasında savrulmaya çok müsait bir yapım var. Kendimi çok zedeleyen bir yapım var. Akrebim ben, kendi kendimi sokarım...
Ultrasonda bebeğinizin yüzünü ilk kez gördüğünüzde ne hissettiniz?
- Müthiş! İşte onlar beni biraz biraz kendime getirdi. İlk başka sadece kendimi düşünüyordum. Onun yüzünü görünce, hareketlerini hissedince, içimde oradan oraya yüzünce, ne kadar bencil olduğumu fark ettim. Çünkü o zamana kadar hep kendimle ilgiliydim. Sadece şu soruların cevabını arıyordum: Bana ne olacak? Romancı kadına ne olacak? Ya uçlarımı kaybedersem? Ya yaratıcılığımı yitirirsem? Galiba, cicileşip normalleşmekten korktum. En çok da yerleşik olmaktan korktum...
Sonra kendinizi nasıl ikna ettiniz?
- Bence bebeğim beni ikna etti. Ve daha az korkmaya başladım. Daha az ağlamaya başladım. Bir şekilde dindi evhamlarım.
Kim vardı size yardım eden?
- Eyüp.
Anneniz?
- Yoktu... Çünkü haberi yoktu.
Nasıl yani?
- Çok uzun süre kimseye söylemedim. Duyurmadım, paylaşmadım. Hamile olduğumu anneme bile söyleyebilmem için 4 ay geçmesi gerekti...
Şaka yapıyorsunuz!
- Yoo hayır.
Peki öğrenince ne yaptı?
- Çok mutlu oldu. Ama diyor ki "sen daha dur hele", şimdi izlerken dehşete düştüğüm annelere dönecekmişim. Çocuğuyla kuş sesiyle konuşan, evcilik oynayan anneler var ya. Ben yadırgıyorum. Annemse, "Gör bak sen de yapacaksın" diyor. Bakalım.
Babanızla hayat boyu ne kadar görüştünüz?
- Hemen hemen hiç.
Nasıl yani?
- 34 yaşındayım. Babamı bütün hayatım boyunca, 4 ya da 5 kere görmüşümdür.
Neden?
- Bilmiyorum. Uzun yıllar beni arayıp, sormadı. Çok sonraları temas kurmak istediğinde de zaten bir anlamı kalmamıştı.
Nasıl açıklanabilir bu kopukluk?
- Açıklanamaz.
Sizin için "baba" ne anlama geliyor?
- Boşluk. Baba kelimesinin benim lügatımdaki karşılığı boşluk. İyi ya da kötü değil. Sadece boşluk.
"Babasız kız" olmak, nasıl bir şey?
- Babasızlık kendimi bana piç gibi hissettirdi... Bizimki gibi bir toplumda babasızlık çok büyük bir fark yaratıyor. Ama anne ile baba boşandığı halde, baba kızını yine de görmeye devam etmişse, o başka. Ben de öyle bir şey de yoktu.
Neden böyle oldu?
- Bilsem. Çocukluğum, bu sorunun yanıtını aramakla geçti.
Peki şimdi nerede babanız, bir fikriniz var mı?
- Var tabii, bir üniversitede akademisyen. Evlendi, iki çocuğu daha oldu. Onu seven bir ailesi var, onu zor durumda bırakacak cevaplar vermek istemem.
İyi ama o sizi hayat boyu zor durumda bırakmış! Onu affettiniz mi?
- Başka bir aşamaya geçtim, çok umrumda değil artık. Ama affetmeme halim daha iyiydi, daha fazla önemsiyordum o zamanlar. Şimdi hissettiğim, birinin yasını tutmak gibi bir şey. Ama neredeyse 20’li yaşlara kadar, "Neden babam tarafımdan aranmadım?" diye kurcaladım durdum. Çok hırpaladım kendimi.
Kendiniz için mi, anneniz için mi daha çok üzüldünüz?
- Kendim için tabii. Çünkü onlarınki bitmiş bir ilişki. Annem hayatına devam etti. Ben uzun süre edemedim.
Bir kız çocuğunun babasının olmaması, tam olarak ne anlama geliyor?
- Merkez duygun yok. Otorite duygun yok. Gerçi, bunlar uzun vadede iyi şeyler ama mesela idare etmek gibi kavramlar bana yabancı. Koca idare etmeyi bilmiyorum. Erkek idare etmeyi de bilmiyorum. Oysa, baba idare etmeyi öğrenerek büyüyor küçük kızlar. Ya da annenin babayı nasıl idare ettiğini görerek. Partiye ya da mezuniyete gidecek mesela, ona dolaylı yollardan para bulunur, elbise dikilir, hep babanın etrafından dolaşılır, erkek arkadaştan söz edilmez ama her şey bir şekilde babaya kabul ettirilir... Ben bunları annemden hiç görmedim. Ben, sinirimi bozan şeyleri hep pata küte söyledim. O anlamda çok daha dolaysız bir ilişkim var erkeklerle. Baba nasıl idare edilir bunu bilerek büyürsen, kocayı da idare etmen gerektiğini öğreniyorsun. Ben öğrenemedim...
Kızımın ismi için bekliyoruz. Bebeklerin kendi isimlerini bulacaklarına inanıyorum ben. Bir şey bebeğimize koymamız gereken ismi bize çağrıştıracak. Ve isim kendiliğinden gelecek. Kimine rüya da geliyor, kimine başka bir şekilde. Acele etmiyorum. Ama erkek olsaydı, Şems koymak isterdim...
Çocukluğum "Neden babam beni aramıyor?" sorusunun yanıtını aramakla geçti. Kazık kadar oldum, yakında çocuk sahibi olacağım ama hálá bu sorunun yanıtını bulmuş değilim. "Doğa, boşlukları sevmezmiş" derler, doğru, orada bir boşluk var ve hiçbir zaman dolmayacak... Cevabı bulamadan bu dosyayı kapattım.
Vincent Willem van Gogh
19.9.2007 · Kategori: Taninasi Kisiler
Vincent Willem van Gogh

(30 Mart 1953 – 29 Temmuz 1890), Hollandalı post-empresyonist.
Van Gogh, gençliğini bir sanat simsarlığı firmasında çalışarak geçirmiş, kısa süren bir öğretmenlik deneyiminden sonra, Belçika'da fakir bir madenci kasabasında misyoner olmuştur. Resim kariyerine 1880'den sonra başlamıştır. Başlangıçta koyu ve kasvetli renklerle çalışan Van Gogh, Paris'te tanıştığı empresyonizm ve neo-emoresyonizm akımlarının etkisiyle canlı renklere geçmiş, Güney Fransa'da geçirdiği süre zarfında da bugün yaygın olarak tanınan kendine özgü resim tarzını geliştirmiştir.
Van Gogh, ömrünün son on yılı boyunca yaklaşık 900 suluboya/yağlıboya resim ve 1100 karakalem çalışma üretmiş, en meşhur eserlerini ise ömrünün son iki yılında yapmıştır. 1888'de ressam Paul Gaugin ile arkadaşlığının bozulması üzerine sol kulağının bir kısmını kesmiş, giderek kötüleşen ruhsal hastalığı sonucunda kendini göğsünden vurarak intihar etmiştir.
Van Gogh, resim kariyeri boyunca kardeşi Theo'dan aldığı maddi destek sayesinde ayakta durabilmiştir. İki kardeşin arkadaşlığı, 1872'den itibaren birbirlerine yazdıkları mektuplarla belgelenmiştir.
20. yüzyıl sanatını ciddi şekilde etkilemiş olan Van Gogh, fovistlerin ilham kaynaklarından biridir ve ekspresyonizmin öncülerinden kabul edilir.
*******************************
Sevdigim resimleri:

« Önceki ::


