Tehlikeli masallar
26.2.2008 · Kategori: Ruhumu isitanlar
Bir kac ay önce Ahmet Altan'in orta yasli bir erkegin hayatindaki, daha dogrusu ask hayatindaki calkantilari anlatan bir romanini okumustum. Kismen ilginc bölümleri olsada, kitabin tümünü begenmedim dogrusu, ama kitabin iciresinde bas kahramanin sevgilisine anlattigi bir masal beni cok etkilemisti ve burada da paylasmak istedim. Herkes kendi yorumunu kendi getirsin isterima ama su kadarini söyleyeyim; bana göre bu masal aski yasamanin ve yasatmanin temel kurallarindan birini veriyor. Ama öyle ya da böyle tehlikeli masallar bunlar en nihayetinde....
Padişahla karısının bir türlü çocuğu olmuyormuş, ne yapmışlarsa bir çocuk sahibi olamamışlar. Bir gün yaşlı, uzun sakalları beyaz bir adam saraya konuk gelmiş, padişah adamı çok sevip akşam yemeğine alıkoymuş. Yemekten sonra sakallı ihtiyar, '' Galşba sizin meyveniz yok,'' demiş. Padişah hemen atılmış ''Her meyveden var, ne istersiniz?'' demiş. ''Yok,'' demiş ihtiyar, '' onu söylermiyorum, galiba sizin çocuğunuz yok, onu söylemek istiyorum.'' Padişahla karısının gözleri dolmuş, ''Çok istedik, ama olmadı,'' demişler. ''Peki'' demiş ihtiyar, '' ben size bir yol göstereceğim, dediklerimi yaparsanız bir çocuğunuz olur. Ülkenin en ucundaki dağın tepesinde bir pınar var, baharın yaza bağlandığı gece, tam sabah olurken, mehtap batmadan, güneş de çıkarken çırılçıplak o pınara girip yıkandıktan sonra, '' hayırlısı neyse o olsun'' deyip birbirinize kavuşacaksınız.'' Yaşlı adam bunları söyledikten sonra odasına çekilmiş, ertesi sabahta kimseye görünmeden saraydan ayrılıp gitmiş. Padişahla karısı, büyük bir kalabalıkla yola çıkmışlar, dağın başındaki pınara girip yıkanmışlar, sonra da çadırlarına çekilip yataklarına girmişler. Padişahın karısı, '' Allahım bize bir evlat ver de nasıl verirsen ver,'' demiş. O gece padişahın karısı hamile kalmış. Aradan dokuz ay geçmiş. Doğum vakti gelmiş. Saraya en ünlü ebelerini çağırmışlar. Ama sultan bir türlü doğuramıyormuş. Kentte babasıyla ve üveyannesiyle yaşayan çok güzel ve çok fakir bir genç kız varmış. Padişah, öfkesinden karısını doğurtamayan bütün ebelerin başını vurdurtmuş. Bunu duyan kötü kalpli üveyanne, saraya gidip, '' Benim bir üvey kızım var, sultanı doğurtsa doğurtsa o doğurtur,'' demiş. Bunun üzerine saraydan adam gönderip gönderip kızı çağıtmışlar. Kız başına ne geleceğini anlamış, doğru annesinin mezarına gitmiş, annesinden akıl sormuş: '' Anneciğim ben ne yapacağım, hiçbir ebenin doğurtamadığı sultanı doğurtmak için beni çağırdılar, benim de kellemi kesecekler.'' Tam o sırada aksakallı ihtiyar peydah olmuş mezarın yanında, '' Ağlama kızım, '' demiş, '' ben sana ne yapacağını anlatacağım, dediklerimi yaparsan kelleni kurtarırsın.'' Sonra kıza ne yapacağını anlatmaya başlamış. '' Sultan benim dediklerimi tutmadı, hayırlısını isteyeceğine, ne olursa olsun dedi, bu yüzden de evlat yerine karından bir yılan taşıyor şimdi, sen saraya gidince, hemen bir kazan süt isteyeceksin, sütün kokusunu alan yılan da çıkacak.'' Kız saraya gitmiş, ihtiyarın dediklerini yapmiş. Gerçekten de sultan, kocaman, kara bir yılan doğurmuş. Hemen padişaha haber vermişler. Sultan hanım ağlamış, ''Ne yapacağız'' diye bir zaman çırpınmışlar, sonunda ''Yılan mılan, evlat evlattır,'' deyip yılanı kimseye göstermeden sarayın arka odalarından birine yerleştirmişler, ülkede de padişahın bir evladı oldu diye şenlikler yaptırmışlar. Aradan yıllar geçmiş, arka odada bırakılan kara yılan büyümüş, bir gün padişah babasına haber göndermiş, '' Ben artık evlenmek istiyorum, '' demiş. Padişah, ne yapsın, bir tanecik evladı. Vezirlerden birinin kızını oğluna istemiş. Düğün yapılmış, gelini gerdeğe sokmuşlar, ertesı sabah kapıyı bir açmışlar ki, kızın cesedi bir köşede yatıyor. Yılan kızı sokup öldürmüş. Başka bir vezirin kızıyla evlendirmişler. Yılan onu da sokup öldürmüş. Saraydaki kızlar birer birer öldükten sonra, halktan kızlarla evlendirmeye başlamışlar yılan prensi, o kızlar da ölmüş. Genç kızlar saraya gelin gidip birer birer ölüyormuş. Halk, prensin yılan olduğunu bilmiyormuş, ama prensle evlenen bütün kızların öldüğü memlekette yayılmış, herkes kızını memleketten kaçırmaya çalışıyormuş. Bir gün yılanı doğurtan ebe kızın üveyannesi, saraya gitmiş, '' Benim çok güzel bir kızım var, sultanı da zaten o doğurtmuştu, prensin dilinden o anlar, onunla evlendirin prensi,'' demiş. Hemen kadının evine adamlar gönderilmiş, kız babasından istenmiş, adamcağız ne yapsın, padişaha hayır diyecek hali yok ya, kızını vermiş. Bunu duyan kız öleceğini anlamış, hemen annesinin mezarına koşmuş yeniden. ''Anneciğim, beni prensle evlendirecekler, ama prens bir yılan. Beni de öteki kızlar gibi sokup öldürecek, genç yaşımda öleceğim,'' demiş. Kız annesinin mezarı başında ağlarken, beyaz sakallı ihtiyar görünmüş yeniden. '' Ağlama''; demiş, ''yılan kılığındaki prens aslında çok yakışıklı bir delikanlıdır, dediğimi yaparsan insan haline döner, çok mutlu bir hayat sürersiniz.'' ''Ne yapacağım?'' diye sormuş kız. İhtiyar da anlatmış: ''Seni gerdeğe sokacakları zaman, üstüne kırk gömlek giyeceksin. Sen odaya girince yılan, 'sana' soyun diyecek, sen bir gömleğini çıkart, sonra da ona, 'sen de soyun bakalım yılan bey,' de, o da derilerinden birini çıkartacak, sonra sana yeniden,'soyun' diyecek, sen gene ikinci gömleği çıkarttıktan sonra ona 'sen de soyun yılan bey,' diyeceksin, böyle böyle ona kırk derisini de çıkarttıracaksın, kırkıncı derisini çıkarttıktan sonra yakışıklı bir delikanlıya dönecek. Ama sakın ola ki, o bütün derilerini çıkartmadan sen soyunup çıplak kalma. O derilerini çıkartmadan soyunursan, seni çıplak görürse sokup öldürür.'' Kız hazırlanmış, alıp saraya götürmüşler, düğün olmuş, sonra kıza gerdeğe gireceksin demişler, kız da ihtiyar adamın dediği gibi kırk gömlek giymiş üstüne, her şey ihtiyarın dediği gibi olmuş, bir kız çıkarmış gömleğini, bir yılan çıkarmış derisini, birlikte soyunmuşlar, sonunda kırıkıncı deriden de sonra yılan çok yakışıklı bir delikanlı olmuş, ikisi yıllarca mutlu yaşamışlar.
Her degisim yeni bir firsata gebe
17.10.2007 · Kategori: Ruhumu isitanlar
Bugün kisa bir zaman önce keyifle okudugum bir kitap tanikmak istiyorum. Eger bazen hayatinizdaki beklenmedik degisiklikler kendinizi bir kapana kistirilmis gibi hissettiriyorsa ve eger cikis yolu aramaktansa icinizden "kadere" isyan etmek geliyorsa bu kitabi mutlaka okuyun. Ama böyle bir durum söz konusu degilse bile okumanizi tavsiye ederim cünkü eminim herkes kendince faydali bilgiler bulacaktir. Cok zor okunan bir kitap degil ve sadece 80 sayfalik dolayisiyle cok vaktinizi almaz ama buna nazaran cok sey katabilir.
-Kitap arkasindan-
PEYNİRİMİ KİM KAPTI?
Değişimle ilgili tüm gerçekleri; kahramanları bir labirentte karınlarını doyuracak "Peynir"i arayan dört sevimli karakter olan bir öyküyle anlatıyor. Peynir, elde etmeye çalıştığımız isteklerimizin simgesi. Labirent ise, bu isteklerimizin peşine düştüğümüz yeri temsil ediyor. Öyküde kahramanlar hiç beklemedikleri değişikliklerle yüz yüze geliyorlar. Tıpkı gerçek yaşamdaki milyonlarca insan gibi. Bu yüzden kitap okuyucularına bir gün mutlaka yararlanacakları dersler veriyor; değişime kolayca uyum sağlamalarına yardımcı oluyor.
Karpuz kabugundan gemiler yapmak
29.9.2007 · Kategori: Ruhumu isitanlar
Kullandığım başlık geçenlerde izlediğim bir filmin adı. Film, anadolu´nun bir köyünde yaşayan iki gencin hayaller, hayalkırıklığı, aşk ve umut dolu geçen bir yaz tatilini anlatıyor. Köyde yetişmiş bu iki gencin en büyük hayali ise "gımıldakcı" olmak, yani film çekmek, film oynatmak. Ve nette bu film hakkında bilgi ararken, filmi anlatan bir metindeki cümle takıldı aklıma, ve filmi beğendiğim kadar bu cümleyi de sevdim."İki çocuğun ufku ne o köye ne de kasabaya sığmayacak kadar geniştir."
Insanın ufku ve hayalleri her tür sınırlamara meydan okumalı bence.Şartlar, koşullar değil hayallerimiz bizi şekillendirmeli, ufkumuz olabildiğince geniş, ruhumuz özgür olabilmeli. Ve bence bu yüzden, batacağını bile bile karpuz kabuğundan gemiler yapmalı insan.
Baba ve Pic / Elif Safak
17.9.2007 · Kategori: Ruhumu isitanlar
Bu davanin ne denli isabetli oldugunu ve cok severek okudugum ve kisiliginide sevdigim bir yazarin hakikatte neler yazdigini ögrenmek icin bilhassa merak ettim bu kitabi.
Önyargisiz ve tarafsiz olarak ele almak istedim ama ne yalan söyleyeyim icten ice kilici kalkani elime alip her sayfada karsima cikabilecek "Türklüge hakaret" iceren sözleri okumaya hazirladim kendimi.
Her bir sayfanin ardindan nerede bu hakaretler derken birde baktim ki kitabin sonuna gelmisim.
Davayi acan avukat her ne sebepten dolayi Türk halkinin hakarete magruz kaldigini düsündüysede, ben bir davaya sebebiyet verecek hic bir seye rastlamadim.
Elif Safak keskin bir gözlemci ve bir o kadar da keskin bir kalem dolayisiyle elestirisel unsurlar var ama kesinlikle hakaret degil bana göre.
Bizim toplumumuzda yanlis giden birseylere isaret etmeye, elestirmeye gör hemen vatan haini ilan edilirsin.
Oysa elestiri alinca somurtup cocuk gibi küsmektense, ya da öfkelenip saldiriya gecmektense insanlar bir an icin silkelenip elestirilenleri düsünse cok daha iyi yerlerde olurdu bu memleket.
Elestirenleri linc etmeye kadar sürükleyebilecek bir potansiyele sahibiz ve eminim 21. YY da olmasaydik bunu bile yapmaya yeltenenler cikardi.
Davanin üzerinde biraktigi buruk tat bir yana, kitap bence olaganüstü.
Elif Safak`in kitaplarini okumak benim icin bir kesfe cikmak gibi bir sey ve Baba ve Picte de aynen öyle oldu.
Aslinda Kitap arkasinda yazilanlar cok hafif kalmis, kitap cok daha fazla seyler iceriyor; mesela :
-Toplumsal bellek ve kisisel bellek
-Unutmak mi, yoksa hatirlamak mi
-Baba kavrami ( Eger Yazarin öz gecmisini biliyorsaniz, satir aralarinda kendi bellegi ile yüzlestigini de fark edersiniz)
-Kitabin bölüm basliklari
-Kazanci ailesinin Türkiye`nin minik bir kesiti olmasi
-Devlete inceden dokundurmalar
-Istanbul`un büyüsü
-Dogru ve yanlisin, iyi ve kötünü arasinda cok kati bir set olmamasi vs...