![]()
Abesiyat
Icimden gelenler, aklimdan gecenler, gelip gecerken zihnime takilanlar, ruhumu isitanlar, yüregime dokunanlar, gözüme carpanlar, kafamda dolasanlar... yani kisacasi faydasiz ve bos seyler iste.
![]()

Hafta henüz bitmedi ama bugüne yani persembeye kadar o kadar yogun gectiki, yazmazsam catlicam...
Gecen hafta cuma ayagimi burktum ve ayak bileginde lifler incinmis ve dolayisiyle iki hafta boyunca bandaj kullanmak zorundaymisim. Pazartesi, nasil becerdigimi bilmiyorum ama, günes nezlesi oldum. Carsamba günü nam salmis bir sirkette cok cok önemli bir is görüsmesine davetliydim. Heyecandan sali gecesi hic uyumadim ve görüsme öncesi gerim gerim gerildim. Görüsme iyi gecti en nihayetinde ve yarina kadar neticeyi beklemekten baska yapilcak bir sey yok. Öglen eve geldigimde ise, diger bir is görüsmesi icin hazirlanirken birde baktim dudagimda kabarciklar olusmaya baslamis ve böylelikle hayatimda ilk defa dudagimda ucuk cikti :(
Bu da yetmiyormus gibi alnimda öküz gibi bir sivilce belirginlesti. Ve ben bugün dudagimda ucuk, alnimda sivilce bir kozmetik sirketi ile is görüsmesine gittim. Kendimi rahat hissetmedigim gibi, görüsmede de rahat olamadim. Bu isi cok istedigim halde, sanirim olumsuz yanit alicam. Farkinda olmdan bu görüsmeler yüzünden o kadar gerilmisim, bugünki görüsmeyi atlattiktan sonra ne kadar bitkin oldugumu anladim. Bir an evvel üzerimdeki takim elbiseyi cikarip,rahat bir seyler giydikten sonra, koltuga uzanip, tv izlemek istedim ve su an bir yandan tv de CSI izlerken, diger yandan da bu satirlari yaziyorum. Ve yazdikca rahatladim dogrusu.
Canimi SIKan bir baska konu daha var ama o biraz daha ince is. Üzerinde biraz daha kafa yorduktan ve kizginligim gectikten sonra yazarim artik..
.
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Dügün ve Cenaze demisken gecen hafta hayati kapsayan önemli olaylardan biri daha gerceklesti ve dünya ya yeni bir insan katildi, yani uzun lafin kisasi 4. kez hala oldum 
Her yeni dogan bebek gibi bizim ufaklikta cok tatli bisey, bir de mis gibi kokuyor.
Ama bu kadar sacli bir bebegi daha evvel hic görmemistim ve cok komik bir görüntü oldugunu itiraf etmeliyim.
Su an henüz 5 günlük ve göz acip kapamadan haftalar, aylar ve yillar gecmis olacak, ve bir de bakmissin bir ömür gecmis. Ilk yegenimin dogumu dün gibi hatirliyorum ama o dötü boklu 3 ay sonra 8 yasina girecek. Ne zaman büyüdü, ne zaman bu yasa geldi, hangi arada gecti böyle vakit farkinda bile degilim.
Aslinda "Zaman" o kadar üzerinde durulacak bir olay da degil bence; hayatin belli basli bir akisi var, dogan büyüyor, büyüyen evleniyor ve yuva kuruyor, vadesi dolan ise ölüyor.
Yani Hayat dedigimiz olay; Dogum, Dügün ve Cenaze...
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Baslik, bir film basligi gibi görünsede aslinda hayatin ta kendisi.
Bizim rölümüz ise, mutluluk ve hüzün, baslangic ve bitis, hasret ve vuslat gibi zitliklar arasinda gidip gelmekten, calkantilara karsi direnmekten ve bu med cezirlere ayak uydurmaktan baska bir sey degil.
Gecen haftasonu yasadigim olaylar bu hayat denilen oyunun kisa metraj filmi gibiydi adeta.
Cumartesi günü yakin arkadasim dügününe gittim, yeni bir ailenin kurulmasina sahit oldum, mutluluklarini paylastim ve cokta güzel eglendim.
Ertesi gün ise hic beklenilmeyen aci bir haberle sarsildim.
Kuzenim talihsiz bir kaza sonucu, hic bir dis etken olmaksizin bisikleti ile kaza yapip hayatini yitirdigini ögrendim.
Hayata daha dogrusu ölüme karsi acizliginizi hissederseniz ya filozof ya da dindar olursunuz ama ya her ikiside degilseniz?
Hayat sudur budur deyip bir sekilde tanimlamak isin kolay kismi, kabul ediyorum... asil zor olan, niye hayatta varoldugumuzu,niye bu gel gitleri yasamak zorunda oldugumuzu, neden kendi yasamimizda aslinda sadece izleyici oldugumuzu anlamak, aciklamak, bilmek...
Ama belkide anlamaya calismak beyhude bir cabadir,
belki bagda, bahcede yetisen herhangi bir ottan farkimiz yoktur ve geldigimiz gibi vademiz dolunca gidecegizdir, dolayisiyle buna büyük bir anlam yüklemekte geremiyordur.
Kuzenimin vefati tekrar ölüm hakkinda düsünmeme neden oldu ve acikcasi kendimi
ottan farkli hissetmiyorum su an.
Hayatta varolmam bir tesadüfün sonucu, ölümüm ise kontrolüm disinda.
Yanlis anlasilmasin depresif, melankolik, manyak bir ruh halinde degilim, aklim gayet selim su anda ama bu dolaylarda daha fazla gezinmemeyi de öngörüyorum kendime.
Ölenler göctükleri yerde huzura kavusur umarim ve biz saglar,nereye gittigimizi bile bilmeden ilerleyecegiz su veya bu sekilde ta ki vaktimiz gelipte ebediyyen durana kadar.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bir kac ay önce Ahmet Altan'in orta yasli bir erkegin hayatindaki, daha dogrusu ask hayatindaki calkantilari anlatan bir romanini okumustum. Kismen ilginc bölümleri olsada, kitabin tümünü begenmedim dogrusu, ama kitabin iciresinde bas kahramanin sevgilisine anlattigi bir masal beni cok etkilemisti ve burada da paylasmak istedim. Herkes kendi yorumunu kendi getirsin isterima ama su kadarini söyleyeyim; bana göre bu masal aski yasamanin ve yasatmanin temel kurallarindan birini veriyor. Ama öyle ya da böyle tehlikeli masallar bunlar en nihayetinde....
Padişahla karısının bir türlü çocuğu olmuyormuş, ne yapmışlarsa bir çocuk sahibi olamamışlar. Bir gün yaşlı, uzun sakalları beyaz bir adam saraya konuk gelmiş, padişah adamı çok sevip akşam yemeğine alıkoymuş. Yemekten sonra sakallı ihtiyar, '' Galşba sizin meyveniz yok,'' demiş. Padişah hemen atılmış ''Her meyveden var, ne istersiniz?'' demiş. ''Yok,'' demiş ihtiyar, '' onu söylermiyorum, galiba sizin çocuğunuz yok, onu söylemek istiyorum.'' Padişahla karısının gözleri dolmuş, ''Çok istedik, ama olmadı,'' demişler. ''Peki'' demiş ihtiyar, '' ben size bir yol göstereceğim, dediklerimi yaparsanız bir çocuğunuz olur. Ülkenin en ucundaki dağın tepesinde bir pınar var, baharın yaza bağlandığı gece, tam sabah olurken, mehtap batmadan, güneş de çıkarken çırılçıplak o pınara girip yıkandıktan sonra, '' hayırlısı neyse o olsun'' deyip birbirinize kavuşacaksınız.'' Yaşlı adam bunları söyledikten sonra odasına çekilmiş, ertesi sabahta kimseye görünmeden saraydan ayrılıp gitmiş. Padişahla karısı, büyük bir kalabalıkla yola çıkmışlar, dağın başındaki pınara girip yıkanmışlar, sonra da çadırlarına çekilip yataklarına girmişler. Padişahın karısı, '' Allahım bize bir evlat ver de nasıl verirsen ver,'' demiş. O gece padişahın karısı hamile kalmış. Aradan dokuz ay geçmiş. Doğum vakti gelmiş. Saraya en ünlü ebelerini çağırmışlar. Ama sultan bir türlü doğuramıyormuş. Kentte babasıyla ve üveyannesiyle yaşayan çok güzel ve çok fakir bir genç kız varmış. Padişah, öfkesinden karısını doğurtamayan bütün ebelerin başını vurdurtmuş. Bunu duyan kötü kalpli üveyanne, saraya gidip, '' Benim bir üvey kızım var, sultanı doğurtsa doğurtsa o doğurtur,'' demiş. Bunun üzerine saraydan adam gönderip gönderip kızı çağıtmışlar. Kız başına ne geleceğini anlamış, doğru annesinin mezarına gitmiş, annesinden akıl sormuş: '' Anneciğim ben ne yapacağım, hiçbir ebenin doğurtamadığı sultanı doğurtmak için beni çağırdılar, benim de kellemi kesecekler.'' Tam o sırada aksakallı ihtiyar peydah olmuş mezarın yanında, '' Ağlama kızım, '' demiş, '' ben sana ne yapacağını anlatacağım, dediklerimi yaparsan kelleni kurtarırsın.'' Sonra kıza ne yapacağını anlatmaya başlamış. '' Sultan benim dediklerimi tutmadı, hayırlısını isteyeceğine, ne olursa olsun dedi, bu yüzden de evlat yerine karından bir yılan taşıyor şimdi, sen saraya gidince, hemen bir kazan süt isteyeceksin, sütün kokusunu alan yılan da çıkacak.'' Kız saraya gitmiş, ihtiyarın dediklerini yapmiş. Gerçekten de sultan, kocaman, kara bir yılan doğurmuş. Hemen padişaha haber vermişler. Sultan hanım ağlamış, ''Ne yapacağız'' diye bir zaman çırpınmışlar, sonunda ''Yılan mılan, evlat evlattır,'' deyip yılanı kimseye göstermeden sarayın arka odalarından birine yerleştirmişler, ülkede de padişahın bir evladı oldu diye şenlikler yaptırmışlar. Aradan yıllar geçmiş, arka odada bırakılan kara yılan büyümüş, bir gün padişah babasına haber göndermiş, '' Ben artık evlenmek istiyorum, '' demiş. Padişah, ne yapsın, bir tanecik evladı. Vezirlerden birinin kızını oğluna istemiş. Düğün yapılmış, gelini gerdeğe sokmuşlar, ertesı sabah kapıyı bir açmışlar ki, kızın cesedi bir köşede yatıyor. Yılan kızı sokup öldürmüş. Başka bir vezirin kızıyla evlendirmişler. Yılan onu da sokup öldürmüş. Saraydaki kızlar birer birer öldükten sonra, halktan kızlarla evlendirmeye başlamışlar yılan prensi, o kızlar da ölmüş. Genç kızlar saraya gelin gidip birer birer ölüyormuş. Halk, prensin yılan olduğunu bilmiyormuş, ama prensle evlenen bütün kızların öldüğü memlekette yayılmış, herkes kızını memleketten kaçırmaya çalışıyormuş. Bir gün yılanı doğurtan ebe kızın üveyannesi, saraya gitmiş, '' Benim çok güzel bir kızım var, sultanı da zaten o doğurtmuştu, prensin dilinden o anlar, onunla evlendirin prensi,'' demiş. Hemen kadının evine adamlar gönderilmiş, kız babasından istenmiş, adamcağız ne yapsın, padişaha hayır diyecek hali yok ya, kızını vermiş. Bunu duyan kız öleceğini anlamış, hemen annesinin mezarına koşmuş yeniden. ''Anneciğim, beni prensle evlendirecekler, ama prens bir yılan. Beni de öteki kızlar gibi sokup öldürecek, genç yaşımda öleceğim,'' demiş. Kız annesinin mezarı başında ağlarken, beyaz sakallı ihtiyar görünmüş yeniden. '' Ağlama''; demiş, ''yılan kılığındaki prens aslında çok yakışıklı bir delikanlıdır, dediğimi yaparsan insan haline döner, çok mutlu bir hayat sürersiniz.'' ''Ne yapacağım?'' diye sormuş kız. İhtiyar da anlatmış: ''Seni gerdeğe sokacakları zaman, üstüne kırk gömlek giyeceksin. Sen odaya girince yılan, 'sana' soyun diyecek, sen bir gömleğini çıkart, sonra da ona, 'sen de soyun bakalım yılan bey,' de, o da derilerinden birini çıkartacak, sonra sana yeniden,'soyun' diyecek, sen gene ikinci gömleği çıkarttıktan sonra ona 'sen de soyun yılan bey,' diyeceksin, böyle böyle ona kırk derisini de çıkarttıracaksın, kırkıncı derisini çıkarttıktan sonra yakışıklı bir delikanlıya dönecek. Ama sakın ola ki, o bütün derilerini çıkartmadan sen soyunup çıplak kalma. O derilerini çıkartmadan soyunursan, seni çıplak görürse sokup öldürür.'' Kız hazırlanmış, alıp saraya götürmüşler, düğün olmuş, sonra kıza gerdeğe gireceksin demişler, kız da ihtiyar adamın dediği gibi kırk gömlek giymiş üstüne, her şey ihtiyarın dediği gibi olmuş, bir kız çıkarmış gömleğini, bir yılan çıkarmış derisini, birlikte soyunmuşlar, sonunda kırıkıncı deriden de sonra yılan çok yakışıklı bir delikanlı olmuş, ikisi yıllarca mutlu yaşamışlar.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Benim bir huyum var teletext sayfalarini okurum ve bugün okudugum güzel bir seyden söz etmek istiyorum.
Alman devlet kanali ZDF in teletext sayfasinda 'in'ler ve 'out'lar diye bir sayfa var ve dün orada Türk rock müziginden bahsetmisler. Türk rock müziginin Almanya da yeterince ilgi duymadigini ve su an Almanya turnesinde olan Mor ve Ötesi ve Duman gibi Rock gruplarinin Bosporusta nasil rock müzigi yapildiginin göstergesi oldugu yönünde övmüsler.



Bu Almanya turnesi esnasinda verdiklei konselerin birinde Mor ve Ötesi ni ikinci kez dinleme firsatim oldu ve yaklasik 2 saatlik canli performans, tiklim tiklim dolu bir salon ve sarkilari bir agizdan söyleyen dinleyiciler ile gecen harika bir konser gecesiydi.
Daha öncede yazdigim gibi buraya gelen Türk müzisenler cogunlukla canli performans sergilemiyorlar ne yazik ki ama Mor ve Ötesi gercekten keyifliydi ve umarim bu tarz konserler yayginlasirda bizde artik sirf Türkiye ye gittigimizde degil buradada canli canli konser dinleme zevkine variriz.
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı